Toplumsal baskılar bırakmıyor yakamızı. Her ne kadar, bu görünmeyen ama hissedilen baskılara karşı direndiğimiz ve mücadele ettiğimiz durumlar olsa bile, genel geçer kurallar en sıra dışı olanları bile zorluyor maalesef.
Mesela, “İyi bir hayat” klişesi, gözümüzün önüne iyi bir ev, iyi bir iş, iyi bir araba ve mümkünse bir de yazlık ev resimlerini getiriyor.
Elbette ki bu arada, iyi bir eş, sağlıklı ve güler yüzlü çocuklar
da tabloda yerini almak zorunda.
Gerçekte bizi neyin mutlu edeceğini düşünmeden, belki de bir ömür boyu bunun üzerinde hiç düşünmeden, dolap beygiri gibi toplumsal beklentileri karşılamaya adıyoruz kendimizi ve bütün enerjimizi de bu yöne akıtıyoruz.
Üstelik bu beklentiler, en fazla da ailemiz ve en yakınlarımız
tarafından şekillendiriliyor.
Bu delice koşuşturma, bazen hayatın kahkahalarıyla kesiliyor.
Hiç beklenmedik bir hastalık, bir ekonomik kriz, yeni bir aşk, bir işten çıkarılma, bir trafik kazası, vb. suyun akışını tümüyle değiştirebiliyor ve yaptığımız tüm planlar suya düşebiliyor.
Fark ediyoruz ki kendi içimize değil dış dünyaya yönelmek son derece aldatıcı ama iş işten geçmiş oluyor.

Nazlı genç ve güzel bir kız. Bir yazılım firmasında çalışıyor.
Çalıştığı şirketin alt katındaki firmada çalışan genç bir
mühendise, Eren’e aşık oluyor. Bu aşk karşılık buluyor ve Eren de ona aşık olduğunu söylüyor. Böylece görüşmeye
başlıyorlar. Aradan bir sene geçiyor ve ailelerini tanıştırmaya karar veriyorlar ve aileler tanışıyor. Klasik prosedürler, söz kesmeler, nişan vb. ve tanıştıktan yaklaşık iki sene sonra
evleniyorlar.

Aileler memnun, her şey yolunda, ikisi de çalışıyor ve oldukça da iyi para kazanıyorlar. Sıra geliyor 2+1 bir ev sahibi olmaya. Boşuna kira vermeyelim, kira öder gibi kredi ödeyelim
kısmına. Güvenliği olan, depreme dayanıklı, hatta havuzlu iyi bir sitede, bir ev bulunuyor. Peşinat için aileler destek oluyor ve gençler kendi evlerinde oturmaya başlıyorlar. Bu arada yedi senelik evlilik, ailelerin de sıkça “Eeee ne zaman torun seveceğiz?” sorgulamasıyla, bir bebekle bütünleşiyor ve istenen tablo tamamlanıyor.

Arda bebek dünyalar güzeli bir oğlan. İki ailenin de sevgilisi.
Bu ailede her şey yolunda ve tam da olması gerektiği gibi.
Herkes onlardan örnek aile diye bahsederken ve arkasına da bir maşallah eklerken, beklenmeyen oluyor ve Arda iki yaşına bastığında, haber gündeme bomba gibi düşüyor;
Nazlı ve Eren boşanmaya karar vermişler. Nazlı güzel bir kız, Eren çok yakışıklı, Arda bebek takvimlere kapak olacak kadar sevimli. Her şey o kadar yolunda görünüyor ki. Aileler krizde.
Herkesin dilinde aynı soru; Neden???
Fazla bir açıklama yapmadılar Nazlı ve Eren. Sadece kırık
dökük bir “Anlaşamadık” cümlesi döküldü dudaklarından.

Önce evlerini ayırdılar ve ardından mahkemeye baş vurdular. “Kaliteli” bir boşanma oldu. Boşanmanın da kalitelisi olabiliyormuş demek! Arda’nın velayeti Nazlı’ya verildi, babasının her istediğinde görebilmesi şartıyla. Artık Arda’nın
iki odası var. İki oda tek odadan iyi midir acaba? Bilmem ki…

Hayat şakaya gelmez. Benzer hayatlara daha önce de şahit
oldum. Aynı evde yaşayan ve zaman içinde iki yabancı olan insanlar gördüm. Çiftler toplumun beklentileri için yaşamaya başlayınca, kişiler BEN olamadan BİZ olunca, bir süre sonra yabancılaşma başlar.
Aşk, bir kum saatindeki kum taneleri gibi yavaş yavaş aşağıya iner, azalır ve biter.
Kalp bu gidişatı beyinden çok daha önce anlar, çırpınır, çırpınır ama onu dinleyen olmaz. Alışkanlıklar birbirinden ağır ağır uzaklaşan tarafların gözlerine perde indirir. Kayıtsızlık canavarının büyümeye başladığı fark edilmez.
Aynı evde yaşayan, konuşmayan, kavga bile etmeyen, birbirine dokunmayan, birbirlerinin gözlerine bakmayan,
erken kalkma bahanesi ile yatağın iki ucuna kıvrılan insanlar çıkar ortaya.
Oysa ki nasıl para kazanacağımızı öğretmek yerine sevmeyi öğretebilirlerdi bize ve bu bizim hayatta en çok işimize yarayacak ve bizi biz yapacak şey olurdu.
Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” adlı kitabında yazdığı gibi;
SEVGİ doğru kişi ile karşılaştığımız zaman aniden ortaya çıkmaz. Sevmek bir sanattır ve tüm sanatlar gibi özene ve emeğe ihtiyaç duyar.
Şimdilerde Nazlı ve Eren ayrı hayatlar kurdular. Eskisi gibi
ışıldamıyor gözleri. Daha durgun ve hüzünlü gibiler.
Çocuklarını sevgi dolu yetiştirmeye ve boşanmanın yaralayıcı etkilerinden korumaya çalışıyorlar. Oysaki ne kadar aşıktılar birbirlerine. Ne kadar genç, ne kadar umutlu ve ne kadar
cesur.

Ama aşk sıradanlığa gelemez, hoyratlığa gelemez, ihmale hiç
gelemez. Buhar olur uçar, uçar, uçar, hiç hissettirmeden
başka kalplere konar.

Aşkın düşmanı nefret değil, kayıtsızlıktır!