“Mutluluğu bulunca onun değerini bilmek herkesin harcı değildir” demiş bir düşünür.

Mutluluğu bilmem ama aşkı bulunca yalpalamak ve şarkılara konu olmak çok olasıdır.
Gerçekten de aşık olduğumuzda bir garip duygu kaplar içimizi. Sindiremeyiz. Bizim başımıza
böylesi bir aşkın geleceğine inanamayız. Karşılaştığımız o insanın, yaşamımızı değiştireceğini
ve onsuz hiçbir şeyin anlamı olmayacağını kabullenmek kolay değildir. Arayış devam eder,
eder, eder. Belki daha iyisi, belki daha güzeli, belki daha şahanesi çıkacaktır karşımıza. Evet
çıkar da karşımıza daha iyisi, daha güzeli hatta ve hatta daha şahanesi ama sonu olmayan bu
arayış mutsuzluğu da beraberinde getirir. Aşk çoktaaaan uzaklaşmış gitmiştir bizden. “ Son
pişmanlık fayda etmez” diyerek.
İTÜ de Elektrik –Elektronik Fakültesi 3. Sınıf öğrencisiydim. Yakın arkadaşım Murat ise, İTÜ de
Makine Fakültesinde öğrenciydi. Murat’ın bir kız arkadaşı vardı. Adı Canan. Simsiyah dümdüz
saçlı, yeşil gözlü bir kız. Murat ve Canan çok aşıklardı birbirlerine. Canan da Çapa Tıp
Fakültesinde okuyordu.
İkisi de dağcılık ve mağaracılık kulübü üyesiydi. Daha doğrusu kulüpte tanışmışlardı. Hem
doğanın, hem de aşkın tadını çıkarıyorlardı. Bir yıldır beraberlerdi. Hep birlikte Beyoğlu’ndaki
sinemalara gitmek, edebiyat sohbetleri yapmak, yazın Avşa adasındaki tatiller, hayatın tadı
tuzu olmuştu. Birlikte çok eğleniyorduk. Gözlerimiz Canan varsa Murat’ı Murat varsa Canan’ı
arar olmuştu.
Günlerden bir gün Murat beni aradı. Sesi acı doluydu. Darmadağın olmuştu. Neyin var diye
defalarca sormam gerekti. Sonunda fısıltıyla “Canan birisinden hoşlanıyormuş” dedi. Önce
anlayamadım. İnsan afallayınca anlama kapasitesi düşüyor galiba. Sonunda anlattı; Canan
günlerden bir gün otobüste genç bir çocuk görmüş. Çocuk çok ama çok yakışıklıymış. Canan
gözlerini alamamış, hatta Murat’a da anlatmış bu otobüsteki çocuğu.
Aradan birkaç ay geçmiş ve Canan Fakültede rastlamış bu çocuğa, Tıp Fakültesinde okuyan
bu çocuğun adı Semih’miş ve Canan’dan 3 yaş küçükmüş. Tanışmışlar ve karşılıklı olarak
hoşlanmışlar birbirlerinden. Canan dürüst davranıp tüm duygularını anlatmış hem Murat’a
hem de Semih’e. Murat vurgun yemiş gibi olmuş. Canan arada kaldığını, bir türlü karar
veremediğini söylüyormuş.
O yaz zehir oldu Murat’a. Bunalımın dibine vurdu. Evden çıkıp bakkala bile gitmiyordu belki
Canan ev telefonundan arar diye. Canı çok ama çok yanıyordu. Eylül gibi sular duruldu ve
tabii ki Canan, yeniye yani Semih’e yöneldi.
Aradan 3-4 yıl geçti. Canan ve Semih evlenmişler, bir de çocukları olmuş diye duyduk. Murat
de evlendi bu arada. Onunda dünya tatlısı bir kızı oldu. Aradan yıllar geçti. Ben yüksek lisans
yapmak için Berlin’e gittim ve uzun yıllar Berlin’de yaşadıktan sonra İstanbul’a döndüm.
Bir gün Kadıköy vapurunda Canan’la karşılaştım. Çok değişmişti. Güzel yeşil gözleri hüzün
doluydu. Bir çocuğu olduğunu, boşandığını, Moda’da yaşadığını söyledi. Murat’tan bahsettik.
Murat’ın adı geçince önce gözleri ışıldadı sonra yine hüzün gelip yerleşti gözlerine. “Ben
Murat’a çok haksızlık ettim.” dedi. Daha sonra kırık dökük bir sesle ekledi; “Aslında ben
kendime çok haksızlık ettim. Bir daha asla Murat’la yaşadığım derin coşku ve içten
samimiyeti kimsede bulamadım. Zaten aramaktan da çoktan vaz geçtim” Ben de “Hayat işte”
falan gibi kırık dökük birkaç cümle ettim ve vapur kıyıya yanaştı. Hep yanaşır….
Ne ışıklı, ne güzel bir ilişkiydi onlarınki diye düşündüm vapurdan indikten sonra. Nasıl da
harcıyor insan her şeyi hovardaca.

Oysaki yaşam onu ciddiye almadığın zaman acı dersler veriyor. Ağzında kekremsi bir tat ve
dilinde keşkelerle.
Minnacık kadınlar, mavi gözlü devler, ebruli hanımeli kokan bahçeler de bu dündaymış.
Öğrendik…

O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi
Kadının hayali minnacık bir evdi,
Bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev
…………………………………………………
………Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev, 
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz: 
bahçesinde ebruli hanımeli açan ev.

Nazım Hikmet Ran

Previous
Next